okuyom ben ya:) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
okuyom ben ya:) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Mart 2013 Cuma
"kahperengi"
2012 nin ilk yarısında çıkan ve Fatih Altaylı'nın eşi Hande Altaylı nın yazdığı bu kitabı birkaç hafta öncesine kadar duymamıştım aslında, ta ki televizyonda Özgü Namal'ın yeni dizisi "Merhamet" başlayana kadar.Şu son zamanlarda evde fazlasıyla vakit geçirdiğimden her türlü prime time vakit öldürücülerinden haberdar sayılırım.
'Kitabı okuduktan sonra filmini seyretmek daha güzel' diyen okur yazar kişilik mi olsam, 'filmi-dizisi varken neden kitabını okuyayım ki hacı?!' diyen kolaycı zihniyet mi olsam ,bu tartışmanın neresinde dursam hala karar verememiş biri olarak olaya kendimce yeni bir yorum getirdim sanırım.Şöyle ki: dizi başladıktan hatta birkaç bölümü yayınlandıktan sonra kitaba başlayayım ki, kitabı okurken kastı kendim oluşturma çabasına-telaşına girmeyeyim;dahası ilk birkaç bölümle kitabın başları tıpkısının aynısıysa yani esinlenme değil de roman bariz senaryolaştırılmışsa, cemiyetlerde kafama göre eleştirel beyanlarda bulunayım (bu demek oluyor ki ister diziye ister kitaba rahatça atıp tutabileyim) ve son olarak da sonunu bildiğim için herkesin hevesini kursağında bırakayım :)
Kitap 3 günde bitti.Ben ki bir oturuşta öyle 100-150 sayfa kitap okuyabilecek kadar konsantrasyon seviyesi yüksek bir insan değilimdir.Bu da demek oluyor ki kitap ne romantik ne de komedi olmasına rağmen romantik komedi tadında yani akıcı ve sürükleyici yeterince.
Hem şehir hem kasaba romanı aynı anda.
Hayata inat romanlarda mutsuz sonlardan hoşlanmayan insanlar için hem de.
Haber Türk gazetesindeki bir röportaja göre Hande Altaylı bu kitabı yazarken Karaköy'de bir hana kapanmış.E değip değmediği de tartışmaya değer bir konu kanaatimce.
Ne bi kitap eleştirmeni ne de bir kitap kurduyum ,sadece hoşlandığı şeylere blogunda yer veren acemi bir bloggerım.Kendimce bir kitabın blogumda yer bulabilmesi için de altı çizilebilir satırların olması gerekli.
Altını çizdiklerimden bazıları şunlar:
"...sen bir şehre ait oldukça,o da sana ait oluyordu."
"Bir insana yüzde yüz güvenmekle yüzde doksandokuz güvenmek arasında dağlar kadar fark vardı.Çünkü eksilen yüzde birin nereden eksildiğini bilemezdin ve dünyanın bütün kazıkları o küçük 'bir'in içine saklanabilirdi.O yüzden yüzde doksandokuz ,yüzde yüze olduğundan daha yakındı sıfıra."
"İnsan ne kadar başarmış görünürse görünsün,kkaybedilmiş savaşların izlerini taşıyordu.Para,ünvan,aile,çocuklar ya da şöhret bunu değiştirmiyordu.Herkesin şefkate ve anlayışa ihtiyacı vardı.Hatta belki ihtiyacı yokmuş gibi görünenler diğerlerinden daha çok susamıştı sevilmeye."
"Yalnızlık tek başına kalmak değil,tek başına kalmaktan kaçmaya çalışmaktır.Bunun için ne kadar uğraşırsan durumun okadar acıklı hale gelir.Geceyi uzatmak,son bir sigara yakmak,bir kadeh daha içmek,ayak sürümek,bin dereden su getirmek... Bütün bunlar kapının arkasına gizlenmiş seni bekleyen tekilliğinle karşılaşmanı geciktirmekten veçaresizliğini artırmaktan başka işe yaramaz.Durumu sukunetle kabullendiğin ve onunla savaşmaktan vazgeçtiğinde ise aniden daha az yalnız biri haline gelirsin.Bu konuda bilinmesi gerekenler fazla değildir.Yalnızlıkta 'çatkapı' yoktur ve yalnız biri kimsenin hayatının doğal uzantısı olmadığından biriyle buluşmak için daima randevulaşmak zorundadır.Kimsenin hayatını tamamlamaz ve bunun karşılığı olarak da kimse onun hayatını bütünlemez.Kimileri böyle olmasını tercih ettikleri için ,kimileri de kimse onarı tercih etmediği için yalnızdır.Yalnız biri sadece bir aksesuardır.Süslü bir toka,zarif bir kolye,boktan bir kemer ya da bir çift güzel küpe...O kadar.Yoklukları üzüntü verici olsa da kimseyi öldürmez."
Benim gözümden bukadar:)
görüşcez
25 Haziran 2012 Pazartesi
okumayı bırakmadım sadece yazmaya ara verdim aslında
Heather McElhatton
Söyleyecek çok söz var aslında kitap adına ama önce iyi yanından başlamalıyım sanırım anlatmaya.
Arka kapak yazısı var bi kere.
"...bazen hiç beklemediğiniz bir yere ulaşacak,bazen de kendinizi daha önce olduğunuz yerde bulacaksınız.Hayatın size neler hazırladığını asla bilemezsiniz.Ama şunu biliyorsunuz,iyilikler her zaman ödüllendirilmiyor ve bazen hatalı kararlar,şahane olayların başlangıcı olabiliyor..."
Kitap? Kitap fikrinden ibaret aslında.İlk bölümden itibaren sen seçiyorsun yolunu.
a)Terket sevgiliyi
b)terketme sevgiliyi
yaptın seçimini devam ettin mesela ilişkiye okudun o bölümü
yeni bi yol çıktı karşına
a) piyangodan kazandığın parayı gönlünce harca
b) gayrımenkule yatır
gibi
onlarca yeni kombinasyon
ne kadar tahammülün var aynı kitabı deflarca okuyup farklı sonuçlara varmaya?
ama bir sorunumuz var ki şahsi görüşümdür:
kitabın dili ilkokul seviyesinde
(ben biraz severim de edebi cümleleri ayıptır söylemesi:))
Kitabı henüz sadece 2 kere okudum.Her bir bölümde de içimden "ah şu fikirle şu kitabı Hakan Günday ya da Elif Şafak yazaydı ne de güzel olurdu." diye geçirdim durdum:)
görüşcez
13 Mayıs 2012 Pazar
Kinyas ve Kayra part 2 :)
Hele şükür diyorum artık kendime, bi kitabı bukadar beğenmeme rağmen bu kadar süründürmeyi başarabildiğim için:) Daha yarısına geldiğimde dayanamamış beğendiğim yerleri postlamıştım zaten ,şimdi kalan yerler de sıra ,peki başka neler demiş Hakan Günday;
* Zihnim cehennemimdir.
* Güneş yavaş yavaş krallığına çekilmeye başlamıştı.Yarın savaşa kaldığı yerden devam edecekti.ve elbet bir gün dünyayı ışınlarıyla patlatacaktı.Her maddenin kaynama ve buharlaşma noktası olduğunu öğrenmiştik.Dünyanın da olmalıydı.Ve büyük buharlaşma günü gelene kadar güneş atmosferi ,gölgelikleri ,siyah gözlükleri,herşeyi parçalayıp delmek için uğraşacaktı.Hiçbir şey dost değil bu evrende.İnsanların anlamasının zamanı geldi.Güneşin sayesinde değil dünyadaki hayat.Güneşin dünyayı buharlaştırma arzusundan dolayı hayat var gezegende.
*İnsan uyandığını nasıl anlar?Her gözlerimi kapadığımda söz veririm kendime "Bu sefer tanık ol uyanışına!" diye.Uyanışımın aşamalarını bilmek isterim.Ama olmaz. O kadar uzaktır ki o iki dünya! Milyonlarca kilometre mesafe vardır gözlerin kapanmasından açılmasına.İnsanoğlunun ışık hızında gövdesini taşıma istedği boşuna. Boşuna ses hızında gider uçaklar.Çünkü hız zaten saklı doğamızda. Her sabah milyarlarca insan yaşıyor muazzam yolculuğu. Milyarlarca insan gözkapaklarının üzerinde milyonlarca kilometre taşıyor.Tek bir hareketle uyku dünyasından gerçek dünyaya geçiliyor. Bundan daha hızlı gerçekleştirilen bir yol alma şekli var mı?Işık hızını alay konusu edecek kadar çabuk açılan gözler gerçek dünyaya döndürüyor insanı.Ve kimse farkında değil,bedenin sabahki yorgunluğunun ,çok uzaklardan göz açıp kapayıncaya kadar gelmesinden kaynaklandığının.
*Üçüncü Dünya ülkelerinde insanlar arabalarını ,kamyonlarını boyarlar, üzerlerine resimler çizip yazılar yazarlar.Çünkü Üçüncü Dünya ülkesi bindiği makinayı icat etmemiştir.İcat etmediği için de yakın hissetmez kendini.Sahibi gibi görünmesi karakter kazanıp kişileştirilmesi gerekir arabanın.Kullandığı her ithal makineye isim takıp sadece kendine has şekil ve yazılarla damgalanması ,Üçüncü Dünya'nın asla yok olmayacağını gösterir.Birileri sahip olduğu aleti boyamaktan vazgeçene kadar da yok olmaz!..
Kadın suratını boyar. Çünkü suratı kendisine değil,güzelliğini takdir edecek olan erkeğe aittir. Kimse kendi yarattığı bir boku boyamaz!..
*İnsanlar... Taşirlar insanları.Kundaktayken,tabuttayken... Hep taşıyacak birileri olur. Bazıları dostluktan, bazıları cepteki paradan. bazıları da içinde bulundukları sistem bir gün onlara da taşınma sırasının geleceğini söylediği için,taşırlar insanı...
* "Mutsuzluğuna hiçbir çare aramıyorsun ve en büyük acının kendininkinin olduğunu düşünüyorsun ,dünyadan haberi olmayan bütün gerizekalılar gibi"
*Birşey yaparsın , sadece sonucunda pişman olup olmayacağına karar verebilmek için.
*Madem ölmedik, yaşayalım ozaman. Ölümsüzüm ben , ölene kadar.
* Sen cehennemin üzerine kurulduğu arsanın hissedarı olacak kadar kötüsün.
*Ayıkken umutsuz olan birinin uyurken rahatlamayı beklemesi sadece gülünç.
görüşcez
* Zihnim cehennemimdir.
* Güneş yavaş yavaş krallığına çekilmeye başlamıştı.Yarın savaşa kaldığı yerden devam edecekti.ve elbet bir gün dünyayı ışınlarıyla patlatacaktı.Her maddenin kaynama ve buharlaşma noktası olduğunu öğrenmiştik.Dünyanın da olmalıydı.Ve büyük buharlaşma günü gelene kadar güneş atmosferi ,gölgelikleri ,siyah gözlükleri,herşeyi parçalayıp delmek için uğraşacaktı.Hiçbir şey dost değil bu evrende.İnsanların anlamasının zamanı geldi.Güneşin sayesinde değil dünyadaki hayat.Güneşin dünyayı buharlaştırma arzusundan dolayı hayat var gezegende.
*İnsan uyandığını nasıl anlar?Her gözlerimi kapadığımda söz veririm kendime "Bu sefer tanık ol uyanışına!" diye.Uyanışımın aşamalarını bilmek isterim.Ama olmaz. O kadar uzaktır ki o iki dünya! Milyonlarca kilometre mesafe vardır gözlerin kapanmasından açılmasına.İnsanoğlunun ışık hızında gövdesini taşıma istedği boşuna. Boşuna ses hızında gider uçaklar.Çünkü hız zaten saklı doğamızda. Her sabah milyarlarca insan yaşıyor muazzam yolculuğu. Milyarlarca insan gözkapaklarının üzerinde milyonlarca kilometre taşıyor.Tek bir hareketle uyku dünyasından gerçek dünyaya geçiliyor. Bundan daha hızlı gerçekleştirilen bir yol alma şekli var mı?Işık hızını alay konusu edecek kadar çabuk açılan gözler gerçek dünyaya döndürüyor insanı.Ve kimse farkında değil,bedenin sabahki yorgunluğunun ,çok uzaklardan göz açıp kapayıncaya kadar gelmesinden kaynaklandığının.
*Üçüncü Dünya ülkelerinde insanlar arabalarını ,kamyonlarını boyarlar, üzerlerine resimler çizip yazılar yazarlar.Çünkü Üçüncü Dünya ülkesi bindiği makinayı icat etmemiştir.İcat etmediği için de yakın hissetmez kendini.Sahibi gibi görünmesi karakter kazanıp kişileştirilmesi gerekir arabanın.Kullandığı her ithal makineye isim takıp sadece kendine has şekil ve yazılarla damgalanması ,Üçüncü Dünya'nın asla yok olmayacağını gösterir.Birileri sahip olduğu aleti boyamaktan vazgeçene kadar da yok olmaz!..
Kadın suratını boyar. Çünkü suratı kendisine değil,güzelliğini takdir edecek olan erkeğe aittir. Kimse kendi yarattığı bir boku boyamaz!..
*İnsanlar... Taşirlar insanları.Kundaktayken,tabuttayken... Hep taşıyacak birileri olur. Bazıları dostluktan, bazıları cepteki paradan. bazıları da içinde bulundukları sistem bir gün onlara da taşınma sırasının geleceğini söylediği için,taşırlar insanı...
* "Mutsuzluğuna hiçbir çare aramıyorsun ve en büyük acının kendininkinin olduğunu düşünüyorsun ,dünyadan haberi olmayan bütün gerizekalılar gibi"
*Birşey yaparsın , sadece sonucunda pişman olup olmayacağına karar verebilmek için.
*Madem ölmedik, yaşayalım ozaman. Ölümsüzüm ben , ölene kadar.
* Sen cehennemin üzerine kurulduğu arsanın hissedarı olacak kadar kötüsün.
*Ayıkken umutsuz olan birinin uyurken rahatlamayı beklemesi sadece gülünç.
görüşcez
29 Nisan 2012 Pazar
KİNYAS ve KAYRA
Neredeyse aylar oldu bu kitaba başlayalı, araya sınavlar girdi ,başka kitaplar girdi, gezmeler tozmalar girdi ve anca yarısına kadar gelinebildi kitabın. Malum ders çalışır gibi okurum kitapları yıllardır her beğendiğimi yazarım bi yerlere bunun içindir ki otobüste falan doğru dürüst okuyamam ya beğendiğim yeri bulamazsam bidaha diye.O kadar çoğaldıki yazmaya çalıştığım yerler bıraktım yazmayı fotoğraflarını çekiyorum artık sayfaların.Biliyorum kitap biterse bu kadar hevesli olamam beğendiğim yerleri buraya yazmaya ,okadar çok satırı buraya kopyalamaya.Bu yüzden başladım şimdiden post atmaya.
Kitap Hakan Günday'ın . Okuduğum ikinci kitabı.Sanırım sadist ya da belki biraz mazoşist ,tamam biraz fantazi dünyası biraz hayali biraz rüyası
Gel kızım sadede geeeell geeeel gel
Bu sefer şöyle demiş Hakan Günday;
* "Seni anlıyorum" demek büyük yalandır.Kocaman bir yalan. Kimse kimseyi anlayamaz ve tanıyamaz dünyada...Var olan en sağlam zırh insan vücududur.İçindekileri en iyi saklayan kasa odur.Koridorlarında birikenlerin bile kokusunu yaymaz dışarıya.Deliliğinin kokusunu,anormalliğinin kokusunu duyamazsın yanında gazete okuyan adamın,otobüs durağında. Sadece gördüklerin vardır.Beş duyunun algıladığı kadar anlarsın aileni,sevgilini,çocuğunu.
*Önce bilgiyle sonra düşünmeyle gelen,insanın kendini üstün görmesi,diğer bütün yaratıkları ilk bakışta yargılaması belli bir yaşa kadar devam eder.Sonra bir gün farkedilir hiç bir canlının anlaşılabilecek kadar basit olmadığı.İçine kapanık bir çocuğun sınıf arkadaşlarını pompalı tüfekle katlettiğini okursun gazetede.Orta yaşlardaki başarılı mühendisin bir çocuk gibi evinden,ailesinden kaçtığına tanık olursun.Yargılar isabetsiz hale gelir.Çözdüğünü ya da uyanışından yatağına dönüşüne kadar bir gün boyunca neler yaptığını tahmin ettiğini sandığın insanları aslında ne kadar az tanıdığını farkedersin.Ve yıllarca sadece kendini çift hatta daha fazla sayıda hayat sahibi gördüğünden,şaşırırsın bir benzerini başkalarının da yapabilmesine.
*İnsan,insan olmaya geliyor dünyaya.Kesinlikle bir tercihi yok.Hiç bir şeyi seçmeden de gömülüyor toprağa.Yerin iki metre altındayken de binbir böceğe lunapark oluyor daha önce binbir dudağın öptüğü bedeni...
*" Sus!" diyorum.Lütfen. Şu an dünya üzerinde konuşanları düşün.En az altı milyar insanın yarısı konuşuyor.Birşeyler anlatıyor.Ne büyük bir ses! Ne büyük bir gürültü! Dinle! Çin' de üçüncü çocuğunu aldırmak için doktora yalvaran kadını, Macaristan'da dilenen adamı, Kanada'da karşısındaki adama kur yapan erkeği.Duy bunların hepsini. O milyarlarca insanın hep birlikte konuşarak yarattıkları o korkunç gürültüyü dinle!
* Amerika ve şişko Amerikalılar.Meksikalılar,onların birkaç yüz km yukarıda yaşadıkları hayatı biliyorlardı,kendi açlıklarının sorumlularını.Amerika'nın en büyük hatası olmuştur hep Meksika gibi bir ülkeyle sınır paylaşması.En büyük hatasıdır aç bıraktığı adamın kendi vitrininin önünde gezmesine izin vermesi.Ve bir an meselesidr adamın yerden bir taş alıp,o vitrini yerle bir edip,içeri dalıp ilk gördüğü sarışına saldırması...O gün de gelecek.Ancak şimdilik bekliyorlar.Birbirlerine mallar satıyorlar.Harvard öğrencilerini kokain bağımlısı yapıyorlar. Los Angeles' da İspanyolca okullar açtırıyorlar...Ama yakındır Güney Amerika'nın Kuzey'i yutma günü.Çünkü fazla sinirliler.Ve hiç bir gizli servisin gücü yetmez bunları sakinleştirmeye.Ne uyuşturucu ,ne alkol! Hiçbiri işe yaramaz.Zaten bunların içine doğduklarından önemsemezler... ABD'nin sonu beklendiği gibi Japonya' dan Avrupa'dan ya da silahlanan ve deliren kendi halkından gelmeyecek İşte şu an meyve sandıkları taşıyan,diğer Üçüncü Dünya ülkeleri halklarının aksine nefreti öğrenmiş esmer adamlardan gelecek.
görüşcez
Kitap Hakan Günday'ın . Okuduğum ikinci kitabı.Sanırım sadist ya da belki biraz mazoşist ,tamam biraz fantazi dünyası biraz hayali biraz rüyası
Gel kızım sadede geeeell geeeel gel
Bu sefer şöyle demiş Hakan Günday;
* "Seni anlıyorum" demek büyük yalandır.Kocaman bir yalan. Kimse kimseyi anlayamaz ve tanıyamaz dünyada...Var olan en sağlam zırh insan vücududur.İçindekileri en iyi saklayan kasa odur.Koridorlarında birikenlerin bile kokusunu yaymaz dışarıya.Deliliğinin kokusunu,anormalliğinin kokusunu duyamazsın yanında gazete okuyan adamın,otobüs durağında. Sadece gördüklerin vardır.Beş duyunun algıladığı kadar anlarsın aileni,sevgilini,çocuğunu.
*Önce bilgiyle sonra düşünmeyle gelen,insanın kendini üstün görmesi,diğer bütün yaratıkları ilk bakışta yargılaması belli bir yaşa kadar devam eder.Sonra bir gün farkedilir hiç bir canlının anlaşılabilecek kadar basit olmadığı.İçine kapanık bir çocuğun sınıf arkadaşlarını pompalı tüfekle katlettiğini okursun gazetede.Orta yaşlardaki başarılı mühendisin bir çocuk gibi evinden,ailesinden kaçtığına tanık olursun.Yargılar isabetsiz hale gelir.Çözdüğünü ya da uyanışından yatağına dönüşüne kadar bir gün boyunca neler yaptığını tahmin ettiğini sandığın insanları aslında ne kadar az tanıdığını farkedersin.Ve yıllarca sadece kendini çift hatta daha fazla sayıda hayat sahibi gördüğünden,şaşırırsın bir benzerini başkalarının da yapabilmesine.
*İnsan,insan olmaya geliyor dünyaya.Kesinlikle bir tercihi yok.Hiç bir şeyi seçmeden de gömülüyor toprağa.Yerin iki metre altındayken de binbir böceğe lunapark oluyor daha önce binbir dudağın öptüğü bedeni...
*" Sus!" diyorum.Lütfen. Şu an dünya üzerinde konuşanları düşün.En az altı milyar insanın yarısı konuşuyor.Birşeyler anlatıyor.Ne büyük bir ses! Ne büyük bir gürültü! Dinle! Çin' de üçüncü çocuğunu aldırmak için doktora yalvaran kadını, Macaristan'da dilenen adamı, Kanada'da karşısındaki adama kur yapan erkeği.Duy bunların hepsini. O milyarlarca insanın hep birlikte konuşarak yarattıkları o korkunç gürültüyü dinle!
* Amerika ve şişko Amerikalılar.Meksikalılar,onların birkaç yüz km yukarıda yaşadıkları hayatı biliyorlardı,kendi açlıklarının sorumlularını.Amerika'nın en büyük hatası olmuştur hep Meksika gibi bir ülkeyle sınır paylaşması.En büyük hatasıdır aç bıraktığı adamın kendi vitrininin önünde gezmesine izin vermesi.Ve bir an meselesidr adamın yerden bir taş alıp,o vitrini yerle bir edip,içeri dalıp ilk gördüğü sarışına saldırması...O gün de gelecek.Ancak şimdilik bekliyorlar.Birbirlerine mallar satıyorlar.Harvard öğrencilerini kokain bağımlısı yapıyorlar. Los Angeles' da İspanyolca okullar açtırıyorlar...Ama yakındır Güney Amerika'nın Kuzey'i yutma günü.Çünkü fazla sinirliler.Ve hiç bir gizli servisin gücü yetmez bunları sakinleştirmeye.Ne uyuşturucu ,ne alkol! Hiçbiri işe yaramaz.Zaten bunların içine doğduklarından önemsemezler... ABD'nin sonu beklendiği gibi Japonya' dan Avrupa'dan ya da silahlanan ve deliren kendi halkından gelmeyecek İşte şu an meyve sandıkları taşıyan,diğer Üçüncü Dünya ülkeleri halklarının aksine nefreti öğrenmiş esmer adamlardan gelecek.
görüşcez
10 Nisan 2012 Salı
Herşeyi Gören Gözler
Tavsiye üzerine başlanan hatta iyi ki de başlanan ve bitirilen kitaplardan bi tanesi daha Fidan Terzioğlu'nun "Herşeyi Gören Gözler" i. İnce ve akıcı
Ben kitap seçerken benim için en önemli şey ;arka kapak yazısı ve daha önce birinden iyi ya da kötü hakkında bişeyler duymuşluğumdur.Bunun için belki okumak isteyen olur ,buyrun arka kapak,sanırım az çok okunuyor:):)
Geçen sefer "Aylak Adam" ı yazarken de ondan hoşuma giden yerleri yazmıştım,aynen devam:) Biraz ders çalışmak gibi oluyor bazen kitap okumak bu şekilde ama sonradan hoşuma gidiyor:)
* -Sürekli hayattan aşırı bir zevk alıyormuş gibi görünmek ,her koşulda,ne olursa olsun,hiç öyle hissetmesen de , her kameranın ve her gözün karşısında hazdan baygınlık geçirmenin yüz ifadesini takınmak,ne yorucu ve azap verici bir hayatta kalma biçimi,tahmin edemiyor musun?
-Bence bu kadın hayran olunmaktan son derece mutlu ve bi fotoğrafın çekilme anında hissettiği muhteşem duygular onun olduğu gibi yüzüne vurmuş.Belli ki hayran olunmayı çok arzulamış ve her karede görüldüğü şekilde istediğine kavuşmuş.
Peki siz Marilyn Monroe ya hangi gözle baktınız şu ana kadar?
* -Tam dört kere evlenip boşandım.
-Nasıl yaptın bunu?
-Herkes nasıl yapıyorsa öyle
-Evlenmek için zır deli olmak lazım
-Hiç de şart değil,muhteris olmak yeterli yani gözünü hırs bürümüş olması
Diyelim ki bir insana rastlıyorsun... Ne müthiş tesadüf ki,sana çok benziyor bu insan ama bir taraftanda hiç benzemiyor.İşte bir inanamamazlık duygusu,bir güzellik,ümit fırtınası...Derken ne oluyor?Şimdi ben bu insanı hayatıma sabit şekilde monte etsem ne güzel olur,benim eksiğimi tamamlasın,geçmişimde olmayan ne varsa onda bulayım,dünyalar bizim olsun gibi olmayacak bir hırs geliyor insana.İki taraf da aynı hırsa kapılmışsa imzalar atılıyor,montaja giriliyor.
-Zzzt ekran kararıyor!
* -Delirmeye ne hakkım ne de zamanım var şuanda!
-Haklısın,delirmek genelde zamanı ve hakkı olanların yaptığı birşeydir.
Böyle bir şey işte bence okuyun:)
görüşcez
19 Şubat 2012 Pazar
Aylak Adam
Tavsiye üzerine başlanmış,umduğundan daha çok şey bulunmuş bi kitaptır kendileri.Yusuf Atılgan'ın ilk romanı olmakla birlikte Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkmıştır.Çabuk sıkılanlar için hayli ince,akıcı bir kitaptır.
Vikipedia'dan kopyala yapıştır yapmak gerekirse olay bundan ibaret:
Bir ismin bile çok görüldüğü C.’nin bir yıl boyunca başından geçen olayları anlatan kitap, dörde ayrılmış olup her bölümde farklı mevsimlerde C.nin yaşantısını ele almıştır. Babasından kalan emlaklardan aldığı kiralarla çalışmadan geçinebilen C., gününü kitap okuyarak, kahvehanelere, restoranlara, barlara giderek, film izleyerek, bol bol yürüyerek, sanat çevresinden arkadaşlarıyla sohbet ederek ve durmadan düşünerek geçirir… C., toplumla uyuşamayan, ataerkil yapıya ait olamayan, iki kişiden kurulmuş toplumların “en iyisi” olduğunu düşünen ve bu uğurda ‘gerçek aşk’ı arayan; huysuz, sıkılgan, mutsuz ve ‘aylak’ bir adamdır. Romanın konu edildiği bir yıl boyunca C.’nin başından iki aşk macerası geçer. İlkinde üniversite öğrencisi ‘süssüz, sade’ Güler’den umduğunu bulamayan C., yaz aylarında gittiği pansiyonda karşılaştığı eski sevgilisi ‘ressam ve kişilikli’ Ayşe ile de olaylı bir aşk süreci yaşar.
Aylak Adam, aradığı ve tek tutamak olarak gördüğü gerçek sevgiyi, o kadını ararken aslında sürekli O'na teğet geçmektedir. Yolda, tramvayda ya da kumsalda çok yaklaşmakta; fakat O'na erişememektedir.
Tamam olay bundan ibaret,ibaret olmasına da bide işin şu boyutu var:
Hani bişey düşünmüşsündür önceden,günlük bi konu hakkında bi fikrin vardır aslında ama birilerine anlatmaya kaltığında belki doğru kelimeleri bulamadığından belki yeterince üzerine düşünmeyip destekleyemediğinden, karşındakine satamazsın,etkileyemezsin onu.Sonra bi kitap okursun ve senin düşündüğün şeyi yarım asır önce biri daha düşünmüştür. "heh evet işte ben de böyle düşünüyorum ama sen ne de güzel söylemişsin be arkadaş" dersin ya ; işte bu kitap ,o kitap. Saptamaları var,senden daha güzel anlattığı.
Bazı parçalar var bu söylediğime örnek olabilecek ya da olmayacak ama kitap hakkında bi izlenim uyandıracak:
* "Sabahları geç kalkmaya alışmış bir insan,bir gece yatarken 'yarın erken kalkmam gerek' diye düşünüp ertesi sabah istediği vakitte uyanınca nasıl şaşarsa o da saatine bakınca öyle şaştı."
*"Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır.Doğar doğmaz o bilmeden başkaları veriyor.Ama yapışıp kalıyor ona.Onsuz olamıyor."
*" Hep tetikte olacaktı.Yasaktı dalgınlık.Daldı mı,büyük şehir insanı kornalar, çanlar, küfürler, gıcırtılar, çarpmalarla kendine geliyordu."
*"Araçları, kullanmaları gereken amaçtan sürekli olarak değişik amaçlar için kullanmak gösteriştir.Sağlam adamın elinde çevirdiği baston gibi.İnsan başını güneşten korumak için yapılan şapkanın,kadın başlarında yarım limon kadar ufalması gibi.Bir yere çabuk gidilmesi için binilmesi gereken bisiklete ,şortlu bacaklarla caddede gezinti için binmek gibi.Züppeliktir bu,gösteriştir."
*"Tutamak sorunu...Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaydaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kim zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine; sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutmağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi , pırıl pırıldı. Herkesin, “- Veli ağanın öküzleri gibi öküz, yoktur, ” demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimizi, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!"
Böyle işte...
Belki okumak istersiniz diye...
Vikipedia'dan kopyala yapıştır yapmak gerekirse olay bundan ibaret:
Bir ismin bile çok görüldüğü C.’nin bir yıl boyunca başından geçen olayları anlatan kitap, dörde ayrılmış olup her bölümde farklı mevsimlerde C.nin yaşantısını ele almıştır. Babasından kalan emlaklardan aldığı kiralarla çalışmadan geçinebilen C., gününü kitap okuyarak, kahvehanelere, restoranlara, barlara giderek, film izleyerek, bol bol yürüyerek, sanat çevresinden arkadaşlarıyla sohbet ederek ve durmadan düşünerek geçirir… C., toplumla uyuşamayan, ataerkil yapıya ait olamayan, iki kişiden kurulmuş toplumların “en iyisi” olduğunu düşünen ve bu uğurda ‘gerçek aşk’ı arayan; huysuz, sıkılgan, mutsuz ve ‘aylak’ bir adamdır. Romanın konu edildiği bir yıl boyunca C.’nin başından iki aşk macerası geçer. İlkinde üniversite öğrencisi ‘süssüz, sade’ Güler’den umduğunu bulamayan C., yaz aylarında gittiği pansiyonda karşılaştığı eski sevgilisi ‘ressam ve kişilikli’ Ayşe ile de olaylı bir aşk süreci yaşar.
Aylak Adam, aradığı ve tek tutamak olarak gördüğü gerçek sevgiyi, o kadını ararken aslında sürekli O'na teğet geçmektedir. Yolda, tramvayda ya da kumsalda çok yaklaşmakta; fakat O'na erişememektedir.
Tamam olay bundan ibaret,ibaret olmasına da bide işin şu boyutu var:
Hani bişey düşünmüşsündür önceden,günlük bi konu hakkında bi fikrin vardır aslında ama birilerine anlatmaya kaltığında belki doğru kelimeleri bulamadığından belki yeterince üzerine düşünmeyip destekleyemediğinden, karşındakine satamazsın,etkileyemezsin onu.Sonra bi kitap okursun ve senin düşündüğün şeyi yarım asır önce biri daha düşünmüştür. "heh evet işte ben de böyle düşünüyorum ama sen ne de güzel söylemişsin be arkadaş" dersin ya ; işte bu kitap ,o kitap. Saptamaları var,senden daha güzel anlattığı.
Bazı parçalar var bu söylediğime örnek olabilecek ya da olmayacak ama kitap hakkında bi izlenim uyandıracak:
* "Sabahları geç kalkmaya alışmış bir insan,bir gece yatarken 'yarın erken kalkmam gerek' diye düşünüp ertesi sabah istediği vakitte uyanınca nasıl şaşarsa o da saatine bakınca öyle şaştı."
*"Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır.Doğar doğmaz o bilmeden başkaları veriyor.Ama yapışıp kalıyor ona.Onsuz olamıyor."
*" Hep tetikte olacaktı.Yasaktı dalgınlık.Daldı mı,büyük şehir insanı kornalar, çanlar, küfürler, gıcırtılar, çarpmalarla kendine geliyordu."
*"Araçları, kullanmaları gereken amaçtan sürekli olarak değişik amaçlar için kullanmak gösteriştir.Sağlam adamın elinde çevirdiği baston gibi.İnsan başını güneşten korumak için yapılan şapkanın,kadın başlarında yarım limon kadar ufalması gibi.Bir yere çabuk gidilmesi için binilmesi gereken bisiklete ,şortlu bacaklarla caddede gezinti için binmek gibi.Züppeliktir bu,gösteriştir."
*"Tutamak sorunu...Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaydaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kim zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine; sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutmağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi , pırıl pırıldı. Herkesin, “- Veli ağanın öküzleri gibi öküz, yoktur, ” demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimizi, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!"
Böyle işte...
Belki okumak istersiniz diye...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


